Yağmuru Emen Toprak

Hadsiz Sevda
4 Eylül 2021

Yağmuru Emen Toprak

       Rain, Göktaş topraklarında fundalıklar arasında yaşayan aynı zamanda beyaz kremalı bir erkeği bekleyen genç bir kızdır. Rain, orada yaşayan herkes tarafından bilinen kendine özgü edasıyla kiminin gönlünde taht kurar kiminin de içine kurt düşürür. Bu da onun en enteresan yanıdır çünkü karşısındaki kişiye sürekli gizemli oluşuyla bir tuhaflık hissi verir. Yemyeşil otların içerisindeki Göktaş ise sürekli yağmur alan, güneşi insanın içini ısıtan hem de insana kuşku uyandıran parlaklıktadır çünkü Göktaş aslında puslu havasıyla orada yaşayan halkı mezara düşüren bir katildir. Şöyle ki Rain, zamanın harikulade modernitesinde, özünü koruyabilen fakat içine aldığını kendi kuyusuna çeken bir yerde yaşamaktadır. Bunu, hikâyenin sonunu okurken daha iyi anlayacağınızı umuyorum. Düşünün 20. yüzyıl, hani o koca koca binaların, mekanik her şeyin insanın ayağına gelen makineleşmiş toplumun içerisinde, küçük küçük, kendi halinde, esrarengiz olayları, şatoları ve perileri çok da aratmayacak korkulu köyler olur ya hani 19.yüzyılın gotik romanından fırlayan, öyle bir yerden bahsediyorum. Rain de tam bu yüzyıllar arasındaki geçiş periyodunun içine kalıp sıkışan arafta yaşayan genç bir kızdır. Modern şehirleri bilen, garip ve cahil diye hoş görmediği köylülerin içinden bir an önce kurtulmak isteyen, kendisi de garip bir kızdır. Kendi cahilliği de bir yana dursun etrafın cahilliğine de irite olan biridir. Ona göre komşularının cahilliği Rain ‘in her adımını eleştirmeleridir, çünkü Rain aslında onca garip sandığı kişilerin içerisinde tek tuhaf davranan insandır. Köyün sakinleri hep aynıdır. Aynı yöne esen yapraklar içerisinde ters yöne eseni kolayca görürsünüz örneğin. Rain de öyle sırıtır o aynılığın içinde!

*

       Bir gün Rain’den hiç hoşlanmayan bir ailenin oğlu, beyaz krema kıvamında (Rain beyaz tenli bir erkeğin aşkını hayal etmektedir) bir erkek olan Clyder Roma’daki anılarını da peşine takarak Göktaş’a gelir. Sevgili okur, Rain, Clyder ve Clyder’in ailesi aynı cümle içerisinde pek de olumlu bağlam içerisinde kullanıldığından dolayı Rain ve Clyder’ in birbirlerine sırılsıklam aşık olacaklarını ve Clyder’in ailesinin bu birlikteliği onaylamayacağını tahmin etmişsindir. Ahh,! yaşadıkları aşk, Göktaş’ın deli sularına, gecesinin koynuna ve gri bulutlu havasına birer birer kazındı, kazındı da her aşkta olduğu gibi verilen sözler tutulmadı! Aşkı söze sıkıştırmak biraz ayıptır aslında, çünkü Rain istedi, Clyder söz verdi. Zaten kadınlar beklenti içerisindeyken erkekler her zaman dinginleşir. Clyder anlattı, Rain aşık oldu, daha oldu ve daha çok aşık oldu. Artık Clyder’e değil Clyder’in ona anlattığı o görkemli aşıklar şehri Roma’ya aşıktı. Hatta belki de Clyder’e onu Roma’ya yakınlaştıran kişi olduğu için aşık olmuştu. Beklentisi karşılanmayan Rain de dinginleşti, sessizleşti. Aslında Rain ‘in gelmiş geçmiş en romantik kız olduğunu söylemek yanlış olmaz. Rain… Kendi ıssız topraklarında Roma gibi bir yerden gelen insanın onu bu dipsiz mezarlıktan kurtaracağı günü beklemişti hep. Romantik Rain…Sana Wordswoth veya Coleridge ’in romantizminden bahsetmiyorum sevgili okur. Sana bir hülyaya dalmış tamamen o hülyalarla yaşayan, kendini o hülyalar olmasa var edemeyecek bir insandan bahsediyorum. Fakat Göktaş böyleydi, toprağına adım atanı ve içine doğanı, içine çekerdi. Clyder’e de öyle oldu. Artık Göktaş’ta hayatını sürdürmeye devam edecekti. Rain’in ise umutla beklediği el bir anda yok olmuştu. Hayallerinin eşiğine varan Rain artık kimseyle konuşmuyor, Clyder’i bile istemiyordu. Bu bölümü uzatmanın kimseye faydası yok, klişelerden uzak kalmaya çalışsam da Rain’in aşk acısı çektiğini söylemek zorundayım. Fakat burada bu aşkı klişelerden uzak tutan bir nokta var. Rain’in Roma’ya olan aşkı. Hatta Rain bu fundalıklar içerisindeki köyün dışında herhangi bir yere de âşık olurdu diyebiliriz. Diyelim çünkü hikâyenin başında da belirtmeye çalıştığım gibi; mezardı burası. Rain içinden geçirirdi; “mezar olacak bana bu dört duvar”. Aslına bakacak olursak köyler uçsuz bucaksız tarlalarıyla ve gökyüzüyle özgürlüğün ve özlüğün en yaşanılası yer olduğu gerçeğine ışık tutan belki de tek alanlardır, lakin Rain için dört duvar!

*

       Kurtların uluması Göktaş’ın puslu havasında daha da ürkütücü olurdu. Öyle ki ölü ruhlar gezinirdi sislerle perde perde. Gerçek hayatın tokadına alışmak gerek belki de, kabulleniş kurtuluştur fakat Rain gerçekleri kabul etmemekte ısrarlıydı, Göktaş ise Rain’e beyaz kremalı erkek bir kurda aşık olma iyiliğinde bulunmuştu ve şimdi o ölü ruhlar eşliğinde fundalıklarda gezinen sislerin içerisinde artık Rain de geziniyordu, saçına sürekli bağladığı kırmızı kurdelesi rengindeki bir kan kırmızısı yüzünde damla damla. Aç kurtlar ise Rain’in romantik etiyle karnını doyuruyordu.


Afiyetler olsun.

Beyza Demirhan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir