Ekmek Arası

Momo
12 Nisan 2021
Tüm Kadınlar Adına
26 Nisan 2021

Ekmek Arası

       Hem mental hem de fiziksel yorgunluğu ve yoğunluğu devam eden bir gün yaşıyordum. Finaller yaklaşmıştı. Yapılması gereken sunumlar, bitirilmesi gereken projeler vardı. Evdeki derin sessizliğin kulaklarımı çınlatmasını önemsemiyor, masanın başında harıl harıl ders notlarımı temize çekiyordum. Minimal denebilecek kadar az eşyası olan ve kendi de minik olan bu evde iki kişi kalıyorduk. Ev arkadaşım erkenden uyurdu. Tertipli ve çalışkan birisiydi. Yaptığı bütün işlerin bir saati bir düzeni vardı. Çoğu zaman imrenirdim. Erkenden uyumak isterdim onun gibi ama gece kuşuyum ben. Gündüzden ayrı geceden apayrı bir tat alırım. Yalnızlığı sevmem ama gece yalnız vakit geçirmeye bayılırım. Pijamalarımı çekerim üstüme. Kettlela bir su koyar, ışıkları söndürür, bolca mum yakarım. Bilgisayarımın ekran parlaklığını kısar, bir şarkı açarım. Günün mooduna göre dinlediğim şarkıcının isimleri değişir sürekli. Belki Ortaçgil belki Zuhal Olcay. Ama en çok Birsen Tezer… Geceler beni hep düşünmeye iter. Şarkıların sözlerinde kaybolur, kendimi bulmam için birkaç adım izlerim. Önce kettledaki suyla kahve yaparım. Duygu yoğunluğuma göre içeceğim kahvenin türü değişir. İçimi dökeceğim çok şey olduğunu düşünüp sıkışmış hissedersem sütü köpürtülmüş, vanilya aromalı granül kahve ki ağzım tatlansın; artık yetti kararlar alma vaktidir dersem şöyle en sertinden bir filtre kahve… Ardından kahvemi alır camla kapatılmış kapalı balkonuma ilerlerim. Gökyüzünü görebileceğim, dışarıdaki esintiyi hissedebileceğim kadar cam açar, kafayı kaldırıveririm yukarıya. Yıldız saymaya başlarım. Yıldız göremezsem hayali bir yıldız kondururum gökyüzüne. Bir bir konuşmaya başlarım sonra. Bu kendi kendine konuşmak değildir ha! Anlattıklarını yargılamadan, sorgulamadan verilecek desteğin gücünü görmektir. Ne kadar parlaksa o kadar büyüktür destek. Bir nevi toparlanmaktır. Ben de toparlanırım hemen. Kahvemi keyifle yudumlar, şarkının sözlerine eşlik eder, planlar yaparım.

*

       Gece yarısını çoktan geçmiş, derin sessizliğin yerini karnımın gurultusu almıştı. Yavaşça kalktım yerimden. Ev arkadaşıma takır tukur sesim çok gitmesin diye odasının kapısını kapattım. Ne yiyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kafamda bir ağırlık vardı. Gözlerimdeki o batma hissi canımı sıkıyordu. Öyle ya! Bir sürü işim vardı daha. Buzdolabını açıp şöyle bir göz gezdirdikten sonra ekmek arası bir şeyler yemeye karar verdim. Peynir, üstüne ince ince dilimlenmiş domates ve çarliston biber. Miss… Her öğrenci evinin kurtarıcısı, tadı asla demlemesi gibi olmasa da yine de gönlü eylediği sallama çayı yapmak için kettlela hemen bir su koydum. Sabah çıtır çıtır olan ama şimdi bayatlamadan önceki o yumuşaklığını koruyan ekmeğin arasını bıçakla düzgünce kestikten sonra içine malzemeleri doldurup, çayımı alıp doğruca masanın başına gittim. Saatlerdir oturduğum sandalyemin minderi henüz soğumamıştı. Havadaki yorgunluk kokusu dağılsın diye hemen Ümit Sayın Ben Tabii Ki şarkısını açıp, önümdeki ekmek arasını yemeye başladım. Bilirsiniz ya o hissi. Gecenin bir vakti, önünüzde dünya kadar not var. Müzikse arkadan tıngıdı tıngıdı. Notların üzerinde yiyorsunuz o ekmek arasını. Domatesin suyuyla yumuşamış harika kokan ekmek ve peynir, biberin sertliğiyle muazzam bir bütünlük oluşturuyor kütür kütür. Çocukluğunuza dalıyorsunuz ardından. Yani benim için en azından öyle. Bir salçalı ekmek, bir ekmek arası bir de tüplü çikolata. Kaç yaşına gelirsem geleyim hissettirdikleri hep aynı. 5-6 yaşlarında akşama kadar dışarıda arkadaşlarıyla oyundan oyuna atlamış, meyve ağaçlarına izinsiz dalmış, tebeşir bulmak için şantiyelerin etrafını kolaçan etmiş; eli yüzü, üstü başı sokak kokan küçücük bir kız çocuğuymuşum gibi… Ekmek arasının ilk ısırığı ağzımda nefis tat bırakırken müzik eşlik ediyor o sırada:
‘’Seni bu dünyada en çok kim sever? Ben tabii ki.’’

       İkinci lokmayı ısırdığımda notların arasında lekeli, buruşturulmuş bir kâğıt gördüm. Siyah pilot kalemle yazılı dizelerdi bunlar. Kâğıdı elime aldım ve kalakaldım öylece. Sanki birisi bedenimi sandalyeye çivilemiş gibiydi. Beynim hareket komutu vermeye itiraz ediyor; ellerimde, yanaklarımda, kulaklarımda sıcaklık hissediyordum. Ev arkadaşımın sesine irkildim. Saçı başı dağınık, gözleri yarı açık yarı kapalı salonun ortasında söyleniyordu ‘’Ne yapıyorsun?’’ diye. Küçücük lokma ağzımda kocaman olmuştu. Yutkunamıyordum. Bir şeylerin ters gittiğini anlayan arkadaşım yamacıma sandalye çekti ve oturdu. Elimden kâğıdı alırken özür diledi:
‘’Müsveddelerin arasına kaynamış. Ders çalışırken de karnım acıkmıştı. Ekmek arasını çok doldurmuşum, malzemeler dökülmesin diye müsveddelerden birini ekmeğe sarıverdim. Çöpe atacakken farkına vardım. Gerçekten özür dilerim.’’
‘’Önemli değil.’’
‘’Hayır önemli.’’

       Evet. Önemliydi. Üniversiteye ilk başladığım sene bir şiirli tiyatro oyununda tanışmıştım Arif Sezai ile. Sahnede Muzaffer Tayip Uslu’yu canlandırıyordu. Sakin ve yufka yürekli oluşu yüzünün çizgilerinden ve kullandığı mimiklerden belli ediyordu kendini. Kalın, tok sesiyle ‘’Güzel olan yaşadığımızdır!’’ diye haykırıyordu. Büyülenmiştim. Arif Sezai, arkadaşlığımız boyunca benim için esrarı hiç dinmeyen birisiydi. Enerjisi bitmek bilmeyen, idealist, genç bir akademisyendi. Kültür ve sanat için faaliyet gösteren bir topluluğun danışmanıydı aynı zamanda. Hemen hemen öğrencilerinin yaptığı tüm organizasyonlarda bulunmaya çalışıp yardımcı olurdu. İçten içe hayranlık beslerdim hep. Gökyüzündeki yıldızımdı.

       Bir gün arkadaşlarımızla hep beraber otururken çok saçma bir konu yüzünden onunla kavga edip kalbini kırmıştım. Besbelli suçlu bendim. Bana sakinlikle o kadar mantıklı cevaplar veriyordu ki kendimi haklı çıkarmak için iğne gibi saplıyordum sözlerimi. ‘’Yapma,’’ diyordu bana, ‘’İnsan, kuş Misali.’’ Anlamıyordum söylediklerini. O keçi inadım ve yersiz hırsım her şeyi perdeliyordu. O sene aynı oyunu ilçenin kültür merkezinde de oynamak istediler. Arif Sezai o kadar heyecanlanmıştı ki herkesi ama herkesi davet etmişti oyuna. Önce oyuna gitmeme kararı almıştım ama daha sonra dayanamadım ve sonuna doğru yetiştim. Salona girdiğimde insanlar gözlerini bir an bile sahneden ayırmıyorlardı. Oyuncuların kendinden emin şiir okuyuşları insanları mest ediyordu. Dekorlar, kıyafetler, makyajlar mükemmeldi. Ayakta kalmış onu izliyordum. Beni o kalabalığın içinden seçip bulmuş gibi yüzüme bakıp bana gülümsüyor gibi geliyordu. Birden bir hengâme koptu. Havadan insanların üstüne kâğıt parçaları yağmaya başladı. Ayağımın dibine düşen kâğıdı açıp baktım. Siyah pilotla yazılmış dizeler… Katlayıp çantama koydum ve evin yolunu tuttum.

       Birkaç gün sonra bir trafik kazasında kaybettim Arif Sezai’yi. Haberi aldığımda o kâğıt parçası, tokat gibi çarpmıştı yüzüme:

‘’Derler ki insanoğlu
Uçan bir kuş misali.
Bir bakarsın burada şimdi
Bir bakarsın öldü gitti…


Ve işte dünyamız
Ağacın kuşa,
Kuşun ağaca
Benzeyen bir tarafı yok…


Ben de diyorum ki
Muzaffer Tayyip adındaki insan
Güzel olan yaşadığımızdır,
Bir gün öleceğimiz değil…
Belki diyorum kendi kendime
Belki de öldükten sonra
Mümkündür yaşamak!’’

       Yaşadığım acının bir tarifi yoktu… Evet, işte bunun için önemliydi o kâğıt parçası! Ekmek arasını saracak alelade bir kâğıt değildi. Ondan bana kalan tek gerçeğimdi. Sinirliydim. Ama yapabileceğim herhangi bir şeyim yoktu. Hiç değilse çöpe atmadan fark etmişti. Her ne kadar yıpransa da kirlense de… Hayatta asıl olan da buydu: Yıpranmak ve her geçen gün bir önceki güne benzememek. Ev arkadaşım yerinden hızlıca kalkıp içeri gitti. Elinde bantla geri geldi. Şiir yazılı kâğıdı duvara bantladı. ‘’İnsanlar öldüklerinde sevdiklerinin yaşattıkları kadar yaşarlar. Madem beyefendi kendini hatırlattığında bu kadar üzüyor ve emanetine sahip çıkamıyoruz, o zaman onu duvarımızda yaşatalım. Bundan böyle yıldızlarla konuşmak yok! Yaşamak ve yaşatmak istediğimiz her ne varsa hepsi bu duvarda olacak. Anılar, fotoğraflar, gitmek istediğimiz ülkeler, senin çizdiğin ütopyalar hatta ve hatta tadına doyamadığımız biraların kapakları bile buna dâhil. Haydi kalk. Ekmek arasını yarıya böl, ben de çayları tazeleyeyim.’’

       Yarı ağlayarak yarı gülerek yerimden kalktım. İstemsizce yaşlar pıt pıt düşüveriyordu gözümden. Ekmeği eşit bölemesem de oturup karnımızı doyurduk, çaylarımızı yudumladık. Hayatımın en anlamlı gecelerinden birisiydi o gece. Canım ev arkadaşım, öldükten sonra yaşamanın mümkün olduğunun cevabını verdi: Uslu’ya ve bana…

Gizem Altan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir