Nem

Sevgili Dostum
15 Mart 2021
Edebi Dönüş Mitosu Üzerine Deneme
30 Mart 2021

Nem

       Yağmurlu, yağmurludan ziyade çamurlu bir gündü. Kapıyı açıp içeri girdim. Analog sıramatiğin düğmesine bastım. Sıramatiğin verdiği kâğıdı alarak biraz daha nefes alınabilecek bir alana gidip kafama ve suratıma yapışan saçlarımı yukarı kaldırmak istiyordum. Bankanın ortasındaki köşeli kolonu bir an önce geçmeye çalışırken çarpıştık. Ben bir an önce nefes alınabilecek bir alana gitmeye çalışıyordum, o boğulmayı göze almıştı. Bir iki adım geri sendeledi. Elinde yere düşüp romantizm yaratabilecek herhangi nesne yoktu. Zaten hava romantik olamayacak kadar nemli, banka romantizme tahammül edemeyecek kadar sinirli ve sıradan ve borçlu insanlarla doluydu. Sağ eliyle göğsüne bastırdığı dosya yere düştü, vergi dairesinden aynı günün tarihi atılmış makbuz ve evraklar yere saçıldı. Özür dileyen birkaç cümle kurdum, makbuzları yerden aldım. Bir an önce makbuzlardan, şaşkın gözlerinden, bizi iki üç saniyeliğine seyredip esneyişlerine geri dönen o kalabalıktan, banka çalışanlarından, özel güvenlik görevlisinden ve müşteri temsilcilerinden kurtulmak istiyordum. Maaşımı alabilmem için sadece çalışmam yetmiyordu. Şirketimin anlaşmalı olduğu bankanın vadesiz hesap açtırılırken doldurulup imzalanması gereken tüm evraklarının, tüm o sayfaların boğazıma sarılmasından kurtulabilme becerisine sahip olmalıydım. Müşteri temsilcisinin sohbet etme isteğini anlamaya çalışmayacaktım. Gerekeni yapıp sonraki iş gününü beklemek istiyordum. Tantanadan bir sürü bir şeyler imzaladım. Yarım saniyelik bakışmadan sonra kadın, eliyle gitmemi işaret eden kibar bir hareket yaptı ve hala işlem yapmak için gelmeyen numara sahibine sinirlenip, altı yüz on yedi, diye hafifçe bağırdı. Çıkmak için kapıya yöneldiğimde, çarpıştığım pembe dosyanın sahibinin bir panonun önünde dikilmiş bana baktığını farkettim. Çıktım, araba yoktu. Çekicilere, trafik polislerine, tüm şehir düzenine, nemli havalara yaratıcı sayılabilecek birkaç küfür savurup minibüsün birine atladım.

*

       Ertesi gün nem, gücünden hiçbir şey kaybetmemişti. Durakta beklerken, sanırım hayatımın en berbat günleri, diye düşünüyordum. Fazla mesai yapmamı gerektirecek kadar iş ve işçi olmasını umarken biri konuştu:
“Dün bankada çarpışmıştık.”
Sadece gülümsedim. Pembe dosyası yoktu. Minibüse binip parayı uzattıktan sonra aracın en arkasına oturdum. Metalik sac malzeme kaplanmış tabanda çamurlu bir ıslaklık vardı. Camlar buğuluydu ve fitillerin köşelerinden sular damlıyordu. Para uzatırken söylediğine göre hastanede ineceğini anladığım yaşlı kadın camı, buruşuk elleriyle silince tarihte nem yüzünden ölen birilerinin olup olmadığını merak etmeye başladım. Gidip çalışmak istiyordum. Sadece çalışmak ve gereken neyse onu yapmak. İşler berbattı. Fazla mesai için değil ama mesai saatleri içinde oyalanacak birkaç iş bulduğum için seviniyordum. Minibüsten indim. Üç beş bira alıp, koltuğuma kurulup, Başkomiser Nevzat’ın sıradaki bölümünü dinlemek istiyordum. Markete yöneldiğim sırada telefonum çaldı:
‘’Merhaba, Turgut Bey.’’
‘’Merhaba, buyurun.’’
‘’Öncelikle, görüşmelerimiz müşteri memnuniyeti açısından kayıt altına alınmaktadır. Ben Yeliz müsait miydiniz?’’
‘’Markete girmeme beş yüz metre kaldı, o zamana kadar konuşabiliriz.
‘’Anlıyorum. Şuan kullandığınız tarifede konuşma ve SMS hakkı pek kullanmadığınız hâlde internet kotanızı bitirdiğinizi görüyorum bununla ilgili aramıştım.’’
‘’Radyo tiyatrosu dinliyorum sizce ondan olabilir mi?’’
‘’Kullanım detaylarınızı öğrenmek için internet sitemize üye olarak kullanım detayları sekmesini…’’
‘’Bence yapacağınız kampanyaya geçelim.’’
‘’Turgut Bey, kampanya değil ama dilerseniz tarife değişikli…’’
‘’Markete son yüz metre.’’
‘’Tamam, bakın size önereceğim tarifede internet kullan…’’
Onu gördüm. Tam karşımdan geliyordu. Panikleyerek karşıya geçtim. Neden rahat davranamadığımı anlayamıyordum. Rahatsız edici bir şeyler dönüyordu. Gülümsedi. Nemden saçları yapışmıştı. Telefonda konuşan kadını hatırladım.
‘’Bence söylediğim tarife size daha uygun, değişikliği onaylıyor musunuz?’’
‘’Hayır.’’
‘’Ama bakın…’’
‘’Yeliz hanım markete girmek üzereyim ve marketçim dolaptan içecek bir şeyler alırken telefonla konuşmamdan nefret eder. Bir keresinde günlük süt alırken telefonla konuşuyordum ve cam şişe dolabın içinde parçalandı.’’
‘’Anlıyorum. Bakın söylediğim tarifedeki fiyat artışı sizi yanılt…’’
‘’Kolay gelsin.’’

*

       Biraları alıp eve geldiğimde kadını düşünmeye başladım. Telefondan seslenen radyo tiyatrosu dikkatimi çekmemişti. Banka evimden uzaktı. Aynı mahallede mi oturuyorduk? Neden beni rahatsız etmişti? Bakışlarından rahatsız olduğuma karar verdim. Yalnızlığımı ıssız, karanlık ve sisli bir sokakta sıkıştırıp bıçak çeken o bakışlar…

       Önceki gün ihanet ettiğim Nevzat Başkomiser’e kendimi affettirme niyetindeydim. Bahçenin kapısını açar açmaz arkamda birinin olduğunu hissedip döndüm. Omzumdaki bilgisayar çantası kapıya çarptı. O. Gülümsüyordu.
‘’Bankada çarpışmıştık hatırladın mı?’’
‘’Evet. Neden evimin önündesin?’’
‘’Sürekli seni görüp duruyorum. Konuşmak istedim ama çok hızlı yürüyorsun.’’
‘’Hızlı yürüdüğümü söyleyen ilk ve tek kişisin.’’
‘’Yavaş mı yürürsün genelde?’’
‘’Hayır, nasıl yürümem gerekiyorsa öyle.’’
‘’Beni davet etmeyecek misin?’’
‘’Nereye?’’
‘’Evine.’’
‘’Saçmalama, kimsin sen?’’
‘’Aşağıda oturuyorum. Hemen askeriye girişinin karşısındaki sokakta. Hani park var.’’
‘’Biliyorum.’’
‘’Ee?’’
‘’Neden evime gelmek istiyorsun?’’
‘’Çünkü neden böyle göründüğünü merak ettim. Belki seni tanırsam anlayabileceğimi düşündüm.’’
‘’Nasıl?’’
‘’Olması gerektiği gibi.’’
‘’Pekâlâ, gel. Ama hayatımda yeni birini istemiyorum.’’
‘’Arkada…’’
‘’Yeni bir arkadaş istemiyorum.’’
‘’Ne kadar garip birisin sen!’’
‘’Değilim. Olması gerektiği gibiyim.’’

*

       Evin içinde tavşan gibi zıplayıp durdu. Model arabalarıma ve onları boyamak, tamir etmek için kullandığım bazı eşyalara baktı. Sürekli bir yerleri karıştırmasından rahatsız olmuştum. Dokunmamasını istediğim ne varsa inceliyordu ve bu canımı sıkmıştı. Yalnız kalmak istiyordum.

        İki ay sonra sevgili olduk. Annemle tanıştı ve benden çok ziyaretine gitmeye başladı. Uzun aralıklarla görüştüğüm birkaç arkadaşımı ayarlayıp sürpriz doğum günü partileri düzenlemeye, hediyeler almaya, bana çok bağlandığını söylemeye başladı. Yaptıklarına hiç karşılık göremediği hâlde devam ediyordu. Söylediğim hiçbir şeye karşı çıktığını hatırlamıyorum. Benim istediğim yerlere gidiyor benim istediğim şeyleri yiyor, benim istediğim filmleri izliyorduk. Boğucuydu. Boğuldukça uzaklaşıyordum. Uzaklaştıkça beni memnun etmeye çalışıyordu. Bir gün karşıma alıp konuştum; ona hiçbir şey vadetmediğimi, okuduğum kitapları sırf benle konuşabilmek için benden önce okuyup bitirmesinden nefret ettiğimi, radyo tiyatrosunu seviyormuş gibi yapmasının beni hasta ettiğini, onunla sevişmek bile istemediğimi söyledim. Cümlem bittiği an pişman oldum. Ağlamaya başlamıştı. Sarıldım ve arkasında duran eski duvar saatine odaklandım.

*

       Kendimden nefret etmeye başlamıştım. Beni bu kadar seven birinin yok yere yıllarını çalmış gibi hissediyordum. Hiç sorumluluk almadığım hâlde dünyanın tüm sorumluluğu benim üzerimdeydi. Ben olmasam nükleer santraller patlayacak, tüm dünya karışacak, deniz suları yükselecek, kalan üç beş ağaç da yok olacak gibiydi. Gerçekten kendimden nefret ediyordum. İşe gitmeden az miktar içki içiyor, işten çıkınca eve kadar beklemeyip arabada içmeye başlıyordum. Birkaç sefer zili duymamış gibi yaptım. Bir keresinde camdan bakacağını anlayınca kanepenin yanına saklandım “Masadaki şişe yeni açılmış, sabah yoktu. Lütfen kapıyı aç,” diye seslendi. Hiç olmayı diliyordum. Dünyaya hiç gelmemiş olmayı. Arka odadaki duvarı delip kaçmak istiyordum. Ön kapıdan gidersem yakalanabilirdim. İşin garibi çirkin değildi, arkadaşlarım ne kadar şanslı olduğumu söylüyordu. Ne kadar karakterli biriydi, ne kadar güzeldi… “Nasıl baktı lan sana hehe,” cümlesine maruz kalmaktan bıkmıştım. Hep nem vardı artık. Benliğim korozyona uğruyordu. Çürümeye başlamıştım. İyice çürümeden bir karar vermem gerekiyordu. Ya onu üzecektim ya intihar edecektim. Afili bir mektup. Dünyaya ayak uyduramadım falan. Kimse kendini suçlamayacaktı. Nem yok, o yok, insanlar yok.

       Banyodaydım. Birden suyu kapadım. Kabinden çıkıp aynaya baktım. Uzun zamandır bakmadığım gözlerimin içine… Konuşmaya başladım kendimle. İşe yaramaz herifin tekiydim ben. Ne hissim his ne duygularım duygu. Kendini sevmeyen düz bir adamdım işte. Şu hayattan beklentisi sıfır olandım. Yararım ancak midemeydi. Kazandığım parayla mideme bayram ettirmeyi bilirdim tek. Böyle bir adamın zararı ancak kendine olmalı. Bir başkasına değil. Karar verdim ve aradım. Ağlamaya başladı. Hemen geleceğini söyledi. Bir iki saniye düşünüp “Lütfen gelme evde değilim zaten taşınacağım oradan,” dedim ama inanmadı. Kapatıp tekrar banyoya girdim. Zil aralıksız çalmaya başladı. Dış kapıya çok yakın yerde eski radyom açık kalmıştı. Nasıl hesaplayamadığımı anlamıyorum. Bornozu giyip banyodan çıktım radyo devam ediyordu: “Evet şimdi de radyomuzun tüm çalışanları ve tüm Keskinliler için istemiş Ferhat. Mahzuni Şerif söylüyor: ‘’Zalım Zalım,” Kapıyı açtım beni içeri itekledi. İlk defa bağırdığını duydum. Üstelik haklıydı. Kimse çekmezdi benim nazımı onun kadar. Sarhoş olup kucağına yatıp beni terk eden eski sevgilimden bile bahsetmiştim de yine de gık demeden başımı okşayarak uyutmuştu o gece beni. Ağlıyordu. Susmuş onu izliyordum.
Mahzuni söylemeye devam ediyordu: “Zalım zalım zalım ne olacak benim halım?” Saçlarım suratıma yapışmış burnuma sular damlıyordu. Telaşlıydım. Havlu almaya iki adım atıyor sonra geri dönüyordum. O ise hem ağlamaya devam ediyor hem de neden terk ediyorsun beni diye bağırıyordu.
“Sevmem dünya muradını, görenler görmüş tadını.”
Ah be Mahzuni…

*

       Uzun süren ayakta bekleyiş ve sessizlik ardından arkasını döndü ve gitti. Bakakaldım. Yağmur yağıyordu. Mahzuni türküyü bitirmiş, nem boğazıma çökmeye başlamıştı. Cama doğru ilerledim. Perdenin ardından bakındım dışarıya. Yokladım birileri var mı diye. Perdeyi sıyırıp camı açtım. Tenime değen rüzgâr ve yağmurun kokusu ayrılığımın hediyesi gibiydi bana. Hem rahatlatıcıydı hem de çıkmaz sokağın başlangıcı…

Gizem Altan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir