halbukidergisi

       Kim demiş âşık olmak zor diye?

       İnsanlar garip varlıklar. Hele ki bu memleketin ekmeğini yiyen suyunu içen insanlar daha bir garip. Bu durumun öncelikli nedeni bu coğrafyada hayatın zorluklarla dolu olmasıdır. Katılmayanlarınız olacaktır. Neyse ki bu siyasi ya da sosyal çıkarımlardan çok bireyler bazında bir inceleme.

       Olgunlaşma süreci zor olan hayatlarımızın bize bıraktığı en olumsuz miras ise kuşkusuz hayata bakış açımızda aradığımız zorluk olmalı. Üstesinden standart bir efor ile hatta kolaylıkla gelebileceğimiz olaylarda dahi her daim bir zorluk arıyor bizim insanımız. Bu zorlukları kimi zaman iş hayatımızda, kimi zaman aile ortamımızda, kimi zaman ise ikili ilişkilerde büyük bir ustalıkla yaratabilme kabiliyetlerine sahibiz.

       Bugün incelediğimiz hususa gelecek olursak;

       İkili ilişkilerin en tutku dolu olanından bahsedeceğiz. Yani aşktan. Aşkı tanımlamak bir yana, pastaya koyduğumuz mumlar artarken ve karakterlerimize her geçen gün yeni detaylar eklenirken değişen ve bilhassa zorlaşan olguları incelemek bu güzel geceye yakışır bir iş.

       İnsan hayatına bir bakalım. Öncelikle bir yol örneği kullanalım. Yola çıkış noktamızı doğduğumuz gün, varış noktasını ise 25. yaş günümüz olarak belirleyelim. Her bir yaşımızı değil ama belirli zaman dilimlerini yolumuzun üstündeki şehirler olarak nitelendirelim. Üzerinde kocaman bir kalp olan aracımıza binelim ve marşa basalım. Hazırsanız başlıyoruz.

       İlk durağımız çocukluğumuz.

       Bu şehirde bize hayatta vereceği karşılıksız onlarca şeyin arasında sevgiyi listesinin başına yerleştirmiş melekler çıkıyor karşımıza: Ailelerimiz. Sevgi dilini, sıcaklığını görüyoruz. Ancak henüz düşünme yeteneklerimiz o kadar gelişmediği için bu şehri kısa bir süre sonra terk ediyoruz.

       Sonraki durağımız lise çağlarımız.

       Keşfetmeye henüz başlamış bedenimiz ve benliğimiz karşılıyor bizi bu şehrin girişinde. Etrafımızdan herhangi bir insan kolayca ilgimizi çekiyor. Tutuluyoruz. Derslerimizi dinlemeyi, duygularımızı yönlendirdiğimiz o insanla konuşmaya, vakit geçirmeye tercih ediyoruz. Okuldan kaçıyor, evi terk ediyor, arkadaşlarımız dâhil hayatımızdaki her bir olguyu, doludizgin duygularımızın ardına itiyoruz. Terk edilenler de oluyor bu şehirde, duyduğu her bir hissi; tıpkı aşkı gibi nefretini de dolu dolu yaşayanlar da. Kötü alışkanlıklara müsait bünyelerimiz melankoliyle tanışıyor ve nihayetinde bu şehri de ardımızda bırakıyoruz.

       Sıradaki durak üniversite yılları.

       Özgürlükle karışık bir kaybolmuşluk hissiyle hayatlarımızı sürdürme çabası içine giren bünyelerimiz artık daha dikkatli. Ancak bu şehir öylesine canlı ki içimizde hata yapmaya duyduğumuz bir hayranlıkla, olmayacak hayallerin peşinde koşmaya başlıyoruz. Ne istediğimize dair oluşturduğumuz farkındalıklarımız henüz ayaklanmaya başlamış. Oluru da çıkıyor karşımıza olmazı da. Ancak günün sonunda duygularımıza ket vurabilmeyi öğrenmiş, vazgeçmek kavramıyla tanışmış bünyelerimiz birkaç şişeyle yola devam ediyor.

       Ve 25. Yaş gününe doğru çıktığımız bu yolun son aşaması, iş hayatımız ve yetişkinlik yıllarımız.

       Üniversite yıllarındaki hareketliliğe ve sosyal çevrelere duyduğumuz özlem şöyle bir kenarda dursun; farklı sorumluluklar altına itilmiş hayatlarımızda öncelik verdiğimiz en önemli konu geçimimiz oluyor. Bu noktaya öyle ve böyle gelmeyi başarmış bünyelerimiz henüz kendine bir eş bulamamışsa eğer, yeni bir aşk konusunu aklına dahi getirmekten uzak duruyor. Tahammül sınırlarımız iyice düşüyor. E yol şimdiye kadar yeterince uzundu ve bunun getirdiği yorgunluğu atabilmek için dinlenme tesislerinden başka seçeneğimiz de yoktu. Bu farkındalıkla yeni bir insan tanımak ve kendimizi tanıtmak konusunda oldukça çekingen ve bir o kadar üşengeç bir hale geliyor bünyelerimiz.

       Bu yaşlara yalnız gelmişsek, acı tecrübelerden de geçmiş olmalıyız öyle ya. Bu nedenle de olsa gerek, yeni bir ilişki içinden çıkılmaz bir labirent haline geliyor. Bir süre sonra insanların yöneldiği, daha doğrusu kendini bir şeye kanalize etmek ihtiyacını karşılayabileceği yegâne olgu kaçınılmaz şekilde kariyer oluyor ve bünyelerimiz 25. yaşına aşka küsmüş bir hâlde ulaşıyor. Üzerinde kocaman bir kalp olan arabamız yolun sonuna geldiğine lastikleri patlamış, her yanı çürümüş, uzun bir yolculuğu daha kaldıramayacak hâlde buluyor kendini.

       Evet, yolculuğun iyi geçmediği ortada, buradaki genellemelerin tamamen dışında bir hayat sürüp yolun sonuna yine yalnız gelen bireyler de bir şekilde devam ediyor yaşantılarına. Dikkat çekmek istediğim nokta ise şu; ya yanlış bildiğimiz her şey aslında doğruysa?

       Yol örneği üzerinden gidelim. Hayat bize son durağa gelene kadar hep istediklerimizin peşinden koştuğumuz senaryoları gösterdi. Bu yolda ilerlerken zihnimizde tekrar ettiğimiz şeyler her daim ne istediğimiz ve ne beklediğimizdi. Fakat kaçırdığımız bir husus var ki bardağın bir de dolu tarafından bakmanın ne derece önemli olduğunu yüzümüze vuruyor âdeta.

       Bizim bu yolda öğrendiğimiz şey, aslında neyi/neleri “istemediğimizdi”.

*

       Şimdi yazıyı başa saralım.

       İstediklerimiz bize ulaşmayabilir. Ancak istemediklerimiz bizden uzak olduktan sonra göreceğimiz her şey kabul edilebilir değil midir? Öyleyse gerçekten de denklemin çözümü bu kadar zor olmayabilir.

       Çocukluktan okul yıllarımıza doğru yeniden ilerleyelim. Bu sefer bir yola çıkmayacağız ancak bir puzzle çözmeye çalışacağız.

       Kaç parçadan oluşursa oluşsun elimizde puzzle’ın yalnızca bir yarısı bulunuyor. Hayatınıza girecek o insan puzzle’ın diğer yanındaki parçalara sahip. Tüm parçalar bir araya geldiğinde ise resim tamamlanacak.

       Aşk olgusuyla karşılaştığımız ilk anda önümüzde yalnızca 10 parçalık bir puzzle bulunduğunu düşünün. Ancak elinizde bu puzzle’ı tamamlamak için yalnızca 5 parça var. Elinde 5 parça bulunan bir insan rahatlıkla bizim puzzle’ımızı tamamlayacak.

       İlerleyen yıllara bakalım; üniversite yıllarımızda puzzle’da bu kez 100 parça var. Resmi tamamlamak biraz daha zorlaştı değil mi? Çerçeveyi doldurmak için karşınıza çıkacak insanın bu kez 50 parçaya ihtiyacı var.

       Ya iş hayatına atıldığımızda?

       Puzzle artık 1000 parçadan oluşuyor. Resmi tamamlamak artık çok zor görünüyor. Ancak öyle bir an geliyor ki, cebinde o 500 parçayı taşıyan insan çıkageliyor. Parçalar yerine tek tek oturuyor ve resim tamamlanıyor.

       Bu örnekte,

       Her bir puzzle parçası karakterinizdeki bir detayı temsil ediyor. 5 parçalık bir puzzle karakterinizde çok da ayrıntının yer almadığı, sizi diğer insanlardan ayırt eden fazla sayıda özelliğinizin bulunmadığı çocukluk diyebileceğiniz yıllara denk geliyor.

       Ancak 1000 parçalık bir puzzle, ev yaşamınızda dikkat ettiğiniz dekorasyon fikirlerinden tutun yemekten ne kadar zaman sonra bulaşıklarınızı makineye attığınıza kadar yüzlerce farklı detaydan oluşuyor.

       Sadece bu açıdan baktığımızda dahi, en büyük puzzle tamamlandığında daha büyük bir tatmin, daha yoğun bir tutku, daha fazla noktada uyum, daha çok ortak konu, daha benzer bir hayat anlayışı ortaya çıkıyor. Sizce bu daha değerli ve içi daha dolu bir aşk tanımı değil mi?

       Her daim lise yıllarımızdaki o heyecanlı, o çocuk duyguları ararız. Duygusal zekâmızın bize oynadığı o garip oyun ancak o en büyük puzzle tamamlandığında görebileceğimiz bir hâlde gizli ve bize fark ettirmeden ilerliyor.

       Sonuç olarak,

       Hiçbir şey kaybetmediniz. Aşkı yeniden yaşamak zor değil.

       O son tren kaçmadı. Yüzük henüz Hüküm Dağı’na atılmadı. Potter halen hortkuluk peşinde.

       Bir gün hayatınıza imzasını atacak o kişi geldiğinde umudunuz hâlâ ayakta olmalı. Gözleriniz yere değil, önünüze bakmalı. Bakmalı ki onun bakışlarına değmeli. Sonra Atilla İlhan o şiiri söylemeli,

“o gözler ki vahşidir
yangın kızıllıklarıyla korkunç
kanlı bir sevdayı çoğullaştırır
karanlık kirpikleri
göz değildirler
bir namludan fırlamış
mermi çekirdekleri

o gözler ki
çakmaktaki alev
zehirli hançerlerdeki uç
yakut bir avize gibi yalnızlığımızda dururlar
nereye gitsek gelir bizi bulurlar
gelir bizi bulurlar
bulurlar”

Bulmalılar…

Bedirhan Coşar

17 Ocak 2021

Aşk tek atımlık bir kurşun mudur?

       Kim demiş âşık olmak zor diye?        İnsanlar garip varlıklar. Hele ki bu memleketin ekmeğini yiyen suyunu içen insanlar daha bir […]
17 Ocak 2021

Kayalık

       Kutunun açılmaması için elimden geleni yapıyordum ama Zeus kutuyu Pandora’ya ulaştırmak için peşimi bırakmayı aklından bile geçirmiyordu. Ateşe kavuşan insandan bu kadar korkması […]
29 Aralık 2020

Bir Garip Günlük – 01.12, Özlemek yüreğin zebanisidir.

28 Aralık 2020

Çürük